Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk
20 Ekim 1927

Atatürkçülük Türk milletinin aklın ve bilimin rehberliğinde ileri bir toplum olarak en kısa sürede çağdaş uygarlık düzeyine erişmesini,  milletler ailesinin bağımsız, eşit ve şerefli bir üyesi olarak demokratik ve laik kurallar içinde mutlu bir yaşam sürmesini amaçlayan, ilkeleri Türk toplumunun ihtiyaç ve isteklerinden doğmuş çağdaş bir düşünce sistemidir. Bu düşünce sistemine Atatürkçülük, Kemalizm, Atatürkizm, Atatürk Yolu, Atatürk İdeolojisi, Kemalist ideoloji gibi çeşitli isimler verilmektedir.  Ancak hangi kavram kullanılırsa kullanılsın, ifade edilmek istenen husus, Atatürk ilke ve inkılaplarının bütün halinde oluşturduğu düşünce sistemidir.

Atatürkçülük, çağdaşlaşma yolunda daimi bir atılımın, daimi bir gelişmenin içinde olmamızı gerektirmektedir. Bize bu gelişmeyi, bu ilerlemeyi hazırlayacak ortam ise, laik devlet ve laik toplum düzenidir.  Bu sebeptendir ki gelişen, ileriye giden bir Türkiye’de bütün ilerlemeler Atatürkçü düşünce ışığında, Atatürk ilke ve inkılaplarının kendisine zemin oluşturduğu laik ve demokratik toplum düzeni içinde gerçekleşecektir.  Çünkü uygarlık yolu budur;  çünkü çağdaşlaşma yolu buradan geçmektedir.

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin Türk milleti için önemi ve değeri: Atatürkçü düşünce sistemi, aklın ve mantığın ışığında bugünün olduğu kadar yarının da gereklerine cevap verdiği, kendisini daima yenileyen çağdaş bir görüşü simgelediği içindir ki, zamanın seyri içinde her kuşağın kaçınılmaz hayat felsefesi, vazgeçilmez yaşam tarzı olarak değerini daima koruyacaktır. Çünkü zamanın gereklerine uymak, her çağda çağdaş kalabilmek Atatürkçülüğün amacıdır. İşte Atatürkçü düşünce sisteminin Türk milleti için önemi ve değeri,  bu noktada düğümlenmektedir.

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin Kaynağı: Atatürkçü düşünce, memleket gerçeklerinden, Türk milletinin ihtiyaç ve isteklerinden ve nihayet Türk tarihinin yapraklarından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan, ferdi bir düşünce değil, milli vicdandan kopup gelen, milletimizin müşterek arzu ve eğilimlerinin simgesi olan bir düşüncedir.  Hayatta en hakiki yol göstericinin ilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa ve bilime verdiği değer sebebiyledir ki çağdaşlaşma yolunda bugün olduğu gibi yarın da geçerliliğini koruyacaktır. Zira akıl, bilim ve teknik rehber alınmadıkça, onların kuralları ve yöntemleri benimsenmedikçe hiçbir alanda ilerlemekten söz edilemez. Onun içindir ki Büyük Önder: “ Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale müspet ilimdir” direktifiyle bize yolumuzu göstermiş bulunmaktadır.

Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin Özellikleri: Atatürkçü düşünce sisteminin en belirgin özelliği, aklın ve bilimin ışığında gelişmeye açık bir yön göstermesidir. Atatürk ilkelerini dogma halinden kurtaran, dogmatizmden uzaklaşan yönü, işte bu noktada düğümlenmektedir. Atatürkçü düşünce sistemine göre “ Hayatta en hakiki yol gösterici ilimdir. İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır. “ Nitekim Atatürk’ün şu sözleri, koyduğu düşünce sisteminin bu özelliğini bütün açıklığı ile vurgulamaktadır.  “ Ben manevi miras olarak hiçbir nas, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar “  İşte büyük kurtarıcının, Atatürkçü düşünce sisteminin esasını belirleyen  ölmez  sözler…

Atatürk ilkeleri, başlangıcından itibaren Türk inkılabının içinden doğmuş, onun uygulamalarına yön vermiş olduğundan Atatürkçülüğün ideolojisini oluşturmaktadır.

Bağımsızlık, milli egemenlik, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik, inkılapçılık, barışçılık ve akılcılık Atatürkçü düşünce sisteminin temel ilkeleridir. Bu ilkeler gerek anlamları, gerekse amaçları bakımından birbiri ile ilişkili, birbirini tamamlayan ilkelerdir. Hepsinin amacı Türk milletini en kısa zamanda çağdaş uygarlık düzeyine eriştirmeye yönelmiştir.

Bu ilkeler tümüyle akılcı ve gerçekçi bir temele oturmuşlardır. Çünkü Türk milletinin hususiyetleri, onun bugünkü ve yarınki ihtiyaçları göz önüne alınarak çağdaş yaşamın gereklerine uygun olarak belirlenmişlerdir.

Bağımsızlık: Bağımsızlık, en önde gelen Atatürk ilkesidir. Zira Milli Mücadele adını verdiğimiz büyük olay, her şeyden önce bu ilkenin gerçekleşmesi için yapılmış, sonunda başarıya ulaşmıştır. Çünkü esas olan, bağımsızlığına kastedilen Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşaması idi; bu esas da ancak milletin hürriyet ve bağımsızlığına sahip olmasıyla temin olunabilirdi. Bu sebepledir ki Milli Mücadele’nin parolası , “ Ya istiklal ya ölüm” olmuştu.

Tam bağımsızlık, Atatürk’ün anlatımı ile “ siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet,  millet ve memleketin gerçek manasıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyetini ifade eder. “  Ancak bağımsız devletlerdir ki, memleketlerinin iç ve dış siyasetlerini yabancıların karışmasına imkân vermeksizin çizebilir ve yürütebilirler. Dışa bağımlı devletler için böyle bir serbestlik söz konusu olamaz.

Atatürk, Türk Bağımsızlık Mücadelesinde, bu ilkenin önemini şu sözleriyle belirtmiştir: “ Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu, bütün manasıyla koruyabilmek, gerekirse son ferdinin son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı örnek ile süslemek! İşte bağımsızlık ile hürriyetin hakiki mahiyetini, geniş manasını, yüksek kıymetini vicdanında kavramış milletler için temel ve ölmez prensip…”

Bu sözlerin büyük bir değeri vardı. Çünkü “ bağımsızlıktan mahrum bir millet, ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun,  medeni insanlık karşısında uşak olmak durumundan yüksek bir muameleye layık olamazdı. Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildi.  Gerçekten bu aşağı dereceye düşmemiş olanların isteyerek başlarına bir yabancı getirmelerine asla ihtimal verilemezdi.” İşte Milli Mücadele adını verdiğimiz büyük savaş da Türk milletini bağımsızlıktan yoksun bırakmak isteyenlere karşı bu düşüncelerin ışığında yapılmış, sonunda tam bağımsız bir Türk Devleti kurulması ile başarıya erişmişti.

Milli sınırlarımız içinde, millet egemenliğine dayalı, bağımsız bir devlet olarak varlığımızı sürdürmek, bu temel prensipler uğrunda her türlü fedakârlığı, her an yapmaya hazır olmak, Atatürkçülüğün özünü ve amacını oluşturmaktadır. Bu amacı gerçekleştirmek için şüphe yok ki her şeyden evvel kuvvetli olmak,  kendi kuvvetimize dayanmak gerekmektedir.

Milli Egemenlik: Milli egemenlik, yani milleti bizzat kendi mukadderatına hâkim kılmak esası, Atatürkçülüğün bağımsızlıkla iç içe girmiş ikinci büyük ilkesidir. Bu ilkeye göre, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir; hiçbir mana,  hiçbir şekil ve hiçbir surette ortaklık kabul etmez. Bu idarenin, bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin birleşmesinden ibaret olması sebebiyledir ki toplum içinde her kuvvet, bu iradeden doğar;  ancak bu iradeye uymak suretiyle yaşayabilir. Atatürkçü anlayışa göre,  milletin irade ve emeline uymayanların tarihi acıdır, yok olmaktır.

“ Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması, ancak tam anlamıyla milli egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır. Bundan ötürü hürriyetin de,  eşitliğin de,  adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir.” Türk Bağımsızlık Savaşı da bu görüşlerin ışığı altında milletin, egemenliğini kendi eline almasıyla başlamış, bu irade gücü ile başarıya ulaşmıştır.

Milletimizin yüzyıllar boyunca başına gelen bütün felaketler, kendi kader ve mukadderatını,  kendi iradesini, kendi idaresini başkalarının eline terk etmesinden kaynaklanıyordu. Bu terk ediş sebebiyledir ki Dünya Harbinin sonunda uçurumun kenarına kadar getirilmiş, sonunda gelip devletler tarafından nerede ise tarihten silinmek istenmişti. Türk milleti,  bu acı tecrübelerin ışığında artık uyanmıştır. Kendi iradesini, kendi idaresini artış başkasının elinde görmek istemiyordu. Bu sebepledir ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, milletin yüzyıllar süren arayışlarının özünü, onun bizzat kendisini idare etmek şuurunun canlı bir timsalini oluşturuyordu.

Atatürk’e göre: “ Bu milletin egemenliğini anlayabilmesi ve onu güvenle koruyabilmesi, birtakım özel niteliklere ve üstün öğrenim ve eğitime sahip olmasına bağlıdır. Bu milletin siyasi eğitiminde, sosyal eğitiminde, vatan sevgisinde noksan varsa, öyle bir millet egemenliğini gerektiği derecede kuvvetle elinde tutamaz “ Bu bakımdan milli egemenliği yaşatma hususunda vatandaşların gerekli nitelikte yetiştirilmesi büyük önem taşır.

Cumhuriyetçilik: Cumhuriyetçilik, devlet idaresinde milli egemenliği,  milli idareyi ve hür seçimi esas kabul eden ilkenin adıdır. Bu ilkenin yönetim biçimi ve siyasal rejim olarak ifadesi, cumhuriyettir. Bu tarz yönetim, milli egemenlik kavramını en iyi temsil edecek, en iyi gerçekleştirecek, en iyi uygulatacak bir devlet şekli olup, demokrasinin de en gelişmiş şeklidir. Atatürk’ün ifadesi ile “ Türk milletinin tabiat ve adetlerine en uygun olan bu idare şekli,  milletin insanca yaşamasını bilmesi,  insanca yaşamanın neye bağlı olduğunu öğrenmesi, demektir. “

Türk milleti, asırlar boyunca kendi hâkimiyetini, kendi iradesini kullanmasına mani olan monarşi, oligarşi gibi rejimlerin acılarını çekmiş, nihayet kendi mizacına en uygun idarenin Cumhuriyet olduğunu görmüştür. Bu tarz bir idarede, egemenliğin herhangi bir kişi, zümre veya sınıfla paylaşılması söz konusu olamaz. Cumhuriyet rejiminde bir görevin,  ilahi bir kuvvete dayanması veya babadan oğula geçmesi gibi bir veraset usulü yoktur; egemenlik bütünüyle millete aittir. Millet bu egemenliğini, kendi seçtiği temsilcileri aracılığıyla kullanır. Seçimle iş başına geliş de görev bakımından belli bir dönemi kapsar;  yani Cumhuriyet rejiminde ömür boyu bir görev söz konusu olamaz. İşte bu yönetim sayesindedir ki devlet idaresine layık olanlar, milletin reyi ve iradesi ile işbaşına gelebilirler.  Cumhuriyetin fazileti ve üstünlüğü buradadır.

Milliyetçilik: Atatürkçülüğün en önemli ilkelerinden biri de milliyetçiliktir. Bu ilke,  Milli Mücadele’nin doğuşunda ve başarıya ulaşmasında başlıca rolü oynamıştır;  zira devlet,  artık milletler topluluğuna değil,  sadece Türk unsuruna dayanıyordu,  bu sebeple milli bir devletti.

Atatürk inkılabı, Türk milletini dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir toplum olarak kabul etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına göre, Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür;  çünkü bu kişiler aynı dili konuşmakta, aynı kültürü paylaşmakta, aynı ülküyü taşımaktadırlar. Bu anlayış içinde her ferdimizin amacı Türk milletinin mutluluğu, birlik ve beraberliği için çalışmak, bu kutsal vatanı daha güzel, daha bayındır hale getirmektir. Bu sebeple milli sınırlarımız içinde, milli benliğimizi duyarak, varlığımızı yükseltmeye çalışmak, Atatürk milliyetçiliğinin esasıdır.

Irkçılığı reddeden Atatürk milliyetçiliği bütünleştirici, birleştirici, vatan yüzeyinde milli birliği temin edici bir milliyetçiliktir. “ Ne mutlu Türk’üm diyene!” vecizesiyle kalplere milli iman perçinleyen Atatürk, aynı zamanda insanlık idealinin ve insan sevgisinin de sembolüdür.  “ Biz kimsenin düşmanı değiliz;  yalnız insanlığın düşmanı olanların düşmanıyız” diyen Atatürk’tür. Bu bakımdan, Türk inkılabının milliyetçilik anlayışı hiçbir zaman bencil bir milliyetçilik değildir, aksine bu milliyetçilik, insanı bir ülkü ile el ele yürümektir. Atatürk milliyetçiliğine göre, Türk vatandaşları her şeyden önce kendi milletinin varlığı ve saadeti için çalışacak, fakat başka milletlerin de huzur ve refahını düşünecektir. İşte Türk inkılabının “ Yurtta barış,  cihanda barış “ ilkesi, milliyetçiliğimizin bu insancıl yönünü işaret etmektedir.

Halkçılık: Halkçılık ilkesi, Türk toplumunda fert,  aile,  zümre ve sınıf hâkimiyetinin olmayacağı, bütün millet fertlerinin kanun önünde eşitliği esasına dayanır. Bu sebeple Türk inkılabının halkçılık anlayışı, vatanı, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütün kabul eden görüşten kaynaklanmaktadır. Türk toplumunda bir sınıfın diğer sınıf veya sınıflar üzerine hâkimiyet kurması,  Atatürkçü halkçılık ilkesi ile bağdaşamaz. Çünkü Türk inkılabının halkçılık anlayışı, bütün millet fertlerini ayrılık gözetmeksizin memleketin öz evladı kabul etmek, onların temel hak ve hürriyetlerini teminat altına almak, devlet yönetimine eşit olarak katılmalarını sağlamak, onları kanun önünde eşit tanımak prensibine dayanır. Bu ilkede devletin vatandaşa, vatandaşın da devlete karşı karşılıklı hak ve görevleri en çağdaş, en insani şekilde düzenlenmiştir. Millet fertleri arasında ayrıcalık tanımayan bu ilke, milli egemenliğin ve milli iradenin milletten kaynaklandığını göstermesi bakımından demokrasi zihniyetini de simgeler. Bu ilkede “ millete efendilik yoktur; hizmet etme vardır. Bu millet hizmet eden onur efendisi olur. “

Devletçilik: Devletçilik, Türkiye’nin en kısa zamanda kalkınması için özellikle ekonomik alanda fertlerin yapamayacağı bazı işleri devletin üzerine alması esasına dayanır. Atatürkçü devletçilik anlayışı – herhangi bir doktrine bağlı olmaksızın – bizim ihtiyaçlarımızdan doğmuş bir ilkeyi simgelemektedir. Bu anlayışın, her iktisadi faaliyeti yalnız devletin uğraşı alanı sayan zihniyet ve yollarla hiçbir ilgisi yoktur.  Aksine, bu uygulamada kişisel faaliyet, ekonomik ilerlemenin esas kaynağı olarak kabul ediliyordu. Çünkü fertlerin her görüş noktasından olduğu gibi bilhassa ekonomik sahadaki hürriyet ve teşebbüsleri önünde devletin kendi faaliyetleri ile bir engel meydana getirmemesi, demokrasi prensibinin en mühim esası idi. Ancak ferdi gelişimin mani karşısında kalmaya başladığı noktada devlet faaliyetinin sınırı başlamalıydı. Atatürk bu ilkeyi şu şekilde açıklamaktadır. “ Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, on dokuzuncu asırdan beri sosyalizm  nazariyecilerinin  ileri  sürdükleri  fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye  has  bir sistemdir. Devletçiliğin  bizce manası şudur: Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak; fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeylerin yapılmadığını göz önünde tutarak, memleket ekonomisini devletin eline almak, Türkiye  Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında  asırlardan beri ferdi ve hususi teşebbüslerle  yapılamamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa zamanda yapmaya muvaffak oldu.  Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi, liberalizmden başka bir yoldur” Görülüyor ki, Türk inkılabının devletçilik anlayışı, ekonomi siyasetinde devleti yapıcı ve idareci olduğu kadar düzenleyici bir birlik unsuru kabul etmektedir. Bu anlayışta,  devlet müdahalesinden ziyade, ekonomiyi fert ve devlet el ele geliştirmek, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi bayındır hale getirmek için, milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde,  özellikle iktisadi sahada devleti alakadar kılmak söz konusudur. İçinde bulunulan hal ve şartlara göre, ferdi teşebbüsün yanı sıra kamu yararının söz konusu olduğu alanlarda devlete de ödev yükleyen Atatürkçü devletçilik ilkesi, iktisadi alanda bugün “ karma ekonomi “ kavramıyla ifade edilmektedir.

Laiklik: Laiklik, genel anlamda din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dini inançların devlet idaresinde ve siyasette rol oynamaması esasına dayanır.

Milletimiz yüzyıllar boyunca devlet idaresinde bu ilkenin uygulama alanı bulamamasının çok acılarını çekmiş,  çok zararlarını görmüş,  sonuç olarak gelişme ve ilerlemesi geri kalmıştı. Bu bakımdan Türk inkılabı laiklik ilkesini Türkiye Cumhuriyeti’nin ve çağdaş Türk toplumunun temel ilkelerinden biri olarak benimsemiştir.

Laikliğin ayrıntılarına inecek olursak, devlet yönetimine dini kural ve görüşlerin karıştırılmaması yanında, toplumda din ve vicdan hürriyetinin temini, din ve mezhepleri ne olursa olsun yurttaşlara eşit işlem yapılması, devletin resmi bir dininin bulunmayışı, eğitimin laik, akılcı ve çağdaş esaslara göre düzenlenmesi, bu ilkenin başlıca unsurlarını oluşturur.  Laiklik bu nitelikleriyle toplumda fikir ve inanç ayrılıklarının düşmanlığa dönüşmesini önleyen, vatandaşları hoşgörülü davranmaya sevk eden,  su sebeple ülkede birlik ve beraberliği temin eden temel unsurlardan biridir.

Sonuç olarak diyebiliriz ki laiklik anlayışında din devlet ve dünya işlere karışmayacak, vicdanlardaki yüksek ve kutsal yerini muhafaza edecektir.  Laiklik dinsizlik, din düşmanlığı, dine saygısızlık değildir;  aksine dinin her türlü çıkar hesaplarından uzak tutulması,  siyasete alet edilmemesidir.

İnkılapçılık: İnkılapçılık, Atatürk’ ün ifadesiyle: “ Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseler kurmuş olmaktır ” Bu sebeple, Atatürkçülüğün inkılap anlayışı, eski, kötüyü, çirkini yıkıp yerine yeniyi, iyiyi ve güzeli koymaktır. Bu inkılap anlayışı ilim ve tekniğin ışığında sürekli bir çağdaşlaşmayı içerir. Bu sebepledir ki atılımlarda tereddüt ve şüphe yerine inanç,  sebat ve değişmez karar söz konusudur.

Çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak, uygarlık dünyasında yerimizi almak, ancak gerek zihniyet gerekse kurumlar açsından o uygarlığın gereklerini yerine getirmekle mümkündür.  Türk inkılabı, bu büyük işi, her biri diğerini tamamlayan bir sıra inkılaplarla başardı. Amaç her yönüyle çağdaş bir toplum haline gelmekti. Atatürk bu hususu, şu sözleri ile belirtiyordu: “ Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılapların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağımıza uygun ve bütün mana ve biçimiyle uygar bir toplum haline eriştirmektir. İnkılaplarımızın temel kuralı budur”

Atatürk’ün inkılapçılık anlayışı, ıslahat kavramıyla bağdaşamaz, çünkü ıslahat, yeniden düzenleme olmakla beraber, bu düzenlemenin içinde eski ile yeninin, zararlı ile faydalının yan yana yaşaması söz konusudur. Tazminat ’tan bu yana Osmanlılarda düşünülen bütün yeniliklerde, yapılan bütün inkılaplarda bu ikilik yaşatılmıştı. Yeni mahkemelerin yanında şer’i mahkemeler, medresenin yanında yeni okul,  yeni kıyafetin yanında eski  kıyafet  beraber  yürürlükte  idi. Atatürk  inkılabının en  büyük  özelliği, sadece yeniyi,  iyiyi, faydalıyı kabul etmekle, kendisine  kadar inkılap hareketlerinde  süre  gelen  bu  ikiliği  kesin  şekilde  ortadan  kaldırmak olmuştur.

Barışçılık: Atatürkçülük,  bütün insanlığın barış ve huzur içinde yaşamasını ister. Bu bakımdan barışçılık ilkesi, Atatürkçü düşüncenin vazgeçilmez bir unsurudur.  Barışçılık,  bağımsız bir devlet olarak yurdumuzda mutlu bir  yaşam sürmemizi amaçladığı  gibi, bizim dışımızda diğer milletlerin de birbirleri ile iyi ilişkiler içinde yaşamalarını öngörür. Atatürk’ göre : “ Türkiye Cumhuriyeti’nin en esaslı ilkelerinden biri olan yurtta barış cihanda barış ilkesi, insaniyetin ve uygarlığın refah ve ilerlemesinde en esaslı etkenlerdendir. “ Bu kuralın bütün devletlerce bir siyaset esası sayılması, tüm insanlığın mutluluğu için şarttır. Memleket içinde her faaliyetin gelişimi, şüphesiz ki bütün vatandaşların güven duygusu içinde mutlu bir yaşam sürmelerine bağlıdır. Bu bakımdan yurt güvenliği içinde fertlerin de hak ve hürriyetlerini, kişisel güvenliklerini düşünmek, cumhuriyet rejiminin görevleri arasındadır.

İç barış, bütün insanlığın mutluluğu açısından dış barış ile de tamamlanmalıdır. Bu bakımdan komşuları yanında diğer bütün devletlerle de iyi geçinmek, iyi ilişkiler içinde olmak Atatürkçü dış politikanın esasını oluşturmaktadır.  Bu ilkeye göre milletlerarası anlaşmazlıklar her şeyden önce barışçı yollarla çözülmeli,  askeri harekât siyasi faaliyetin ümitsiz olduğu noktada başlamalıdır.

Yurtta barış, cihanda barış ilkesinin yaşayabilmesi, her şeyden evvel yurdumuzu ve haklarımızı koruyacak kuvvette olmamıza bağlıdır. Ancak bu önemli unsurun yerine getirilmesinden sonradır ki  barışı  koruyacak  uluslararası  çabalara  ihtiyaç vardır. Atalarımızın  “ Hazır ol  cenge, ister isen sulh u salah!”  sözü  bu anlamdadır.

Akılcılık, Bilimcilik, Gerçekçilik: Akılcılık,  yani sorunlara akılcı görüşle yaklaşım,  Atatürkçülüğün diğer bir ilkesidir. Atatürkçülüğün bütün ilkeleri temelde akılcılık, bilimcilik ve gerçeklikten kaynaklanmaktadır;  diğer bir ifade ile bu ilkelerin hepsinin özünde akılcılık, bilimcilik ve gerçekçilik yer almaktadır. Çünkü bu ilkeler,  hayalden,  teoriden değil, doğrudan hayattan doğmuş ilkelerdir.

Gerçeği aramak, gerçeğe yönelmek, gerçeği konuşmak Atatürk’ün yöntemi idi. “ Biz daima gerçek arayan ve onu buldukça, bulduğumuza kani oldukça ifadeye cüret gösteren adamlar olmalıyız.” Sözü bu yöntemini yansıtıyordu. Bu bakımdan Atatürkçülük akla değer verir, olaylara bilim gözüyle bakar; gerçeği kavramaya çalışır. Hayal gücü ile sorunlara yaklaşmak, ön yargılarla hareket etmek, Atatürkçü düşünce ile bağdaşamaz. Atatürk’e göre : “ Akıl ve mantığın halletmeyeceği mesele yoktur “ “ Her işin  esas hedefine kısa ve kestirme yoldan varmak arzu edilir olmakla beraber, yolun  makul,  mantıki  ve  bilhassa  ilmi  olması  şarttır.”

Yüzyıllar boyunca Osmanlı devlet yönetimi ve Türk toplumu, karşılaştıkları sorunlara, çağın gelişmelerine uygun akılcı ve gerçekçi çözümler arayacakları yerde, onları teokratik kurallar içinde, bu kurallarla bağdaşmak üzere çözümlemeye çalışmışlardı. Matbaanın memlekete iki yüz sene geç girişi  bu  davranışın  tipik  bir  örneği  idi.

Atatürk’ün gerçekliliği de, akla, mantığa ve bilime verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Çünkü akıl, mantık ve bilim, devlet yönetiminde ve toplum yaşamında dogmalardan kurtularak gerçekçi olmamızı gerektirmektedir.

Akıl ve mantığın ışığında bilim süzgecinden geçen her görüş, bizi şüphesiz ki gerçeğe,  gerçekçiliğe götürür. Gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük hata olamaz. Bu sebepledir ki Atatürk:  “ Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt,  bağrından çıktığımız Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap  kaydeden  yapraklarından  çıkardığımız  neticelerdir “ diyordu.

Atatürk’e göre yeni  devlet, “ kuruntuya dayanan ülküler arasında, o ülkülere erişmek için değil, fakat erişmek hülyasıyla  milleti  kayalara  çarparak,  bataklıklara  batırarak,  en nihayet kurban ederek mahvetmek  gibi  cinayetlerden  kaçınan  bir  devletti.  Bugünkü Türkiye halkı ve hükümeti, tükenmez emeller peşinde koşup kendi evini unutan ve harap bırakan sergüzeşti insanlardan değildi.” Bilakis artık kendi hayati menfaatlerini düşünmek, bunları gerçekleştirmek istemektedir. “ Asırlardan beri Türkiye’yi idare  edenler  çok  şeyler düşünmüşler;  fakat  yalnız bir şeyi düşünmemişlerdi: Türkiye’yi!  Bu düşüncesizlik  yüzünden  Türk vatanının, Türk milletinin uğradığı  zararlar büyüktü. Bunları  telafi  için artık  bir şey lazımdı. O da gerçekçi olmak, Türkiye’den başka bir şey düşünmemek! “ Şimdiye kadar halkımız kendi benliği, kendisine  unutturularak  şunun bunun herhangi  bir keyif  ve emelini  elde  etmekle  vakit  geçirmişti.  Bu bakımdan  gerçekçilik  ilkesi  iç  siyasette olduğu  gibi dış siyasette de yolumuzu çizmiştir :“ Erişilemeyecek  hayali emeller peşinde milleti uğraştırmamak ve zarara sokmamak. Uygar dünyadan, uygar  ve  insani  davranış  ve  karşılıklı  dostluk  beklemek…”

Atatürkçülük dün olduğu gibi bugün de toplumumuzun sorunlarına akılcı, bilimci ve gerçekçi bir görüşle eğilinmesini, sorunların bu görüşle çözümlenmesini gerektirmektedir. Bir diğer ifade ile sorunların çözümünde dogmatik unsurların  etkisinde  kalmaksızın  sadece  ve  sadece aklı,  mantığı ve bilimi  anahtar  kabul  etmektedir.

SİYASAL İNKILAPLAR

– Saltanatın Kaldırılması

– Cumhuriyetin İlanı

– Halifeliğin Kaldırılması

TOPLUMSAL İNKILAPLAR

– Kadın Hakları

– Şapka ve Kıyafet  İnkılabı

– Tekke,  Zaviye  ve  Türbelerin  Kapatılması

– Soyadı  Kanunu

– Lakap  ve  Unvanların  Kaldırılması

– Uluslararası  Saat, Takvim  ve Rakamların Kabulü

HUKUK  ALANINDA  İNKILAPLAR

– Medeni  Kanun

– Borçlar Kanunu

– Ticaret Kanunu

– Ceza  Kanunu

EĞİTİM KÜLTÜR İNKILAPLARI

– Öğretimin  Birleştirilmesi

– Yeni  Türk Harflerinin Kabulü

– Türk  Dil  Kurumunun  Açılması

– Türk  Tarih  Kurumunun  Açılması

– Üniversite  Reformu

EKONOMİK  İNKILAPLAR

– Aşar  Vergisinin  Kaldırılması

– Teşvik-i  Sanayi  Kanunu

– Toprak  Reformu

– Kabotaj  Kanunu

– 1. ve 2. Kalkınma Planları

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE IŞIĞINDA ÇAĞDAŞLAŞMA

Atatürk,  Türk milletine, çağdaş uygarlık seviyesine  erişmeyi,  hatta  bu  seviyeyi  aşmayı  amaç olarak göstermiştir. Çünkü Atatürk, Türk toplumunda çağdaşlaşmayı, her şeyden evvel bir “ yaşam davası “, bir “ var olma mücadelesi ” kabul ediyordu. “ Büyük davamız en uygar ve en refaha kavuşmuş millet olarak varlığımızı yükseltmektir ” diyor ve bu hususu “ Türk milletinin  dinamik ideali ” olarak gösteriyordu. Onun içindir ki Atatürk’ün, hemen bütün konuşmalarında uygarlık ve çağdaşlaşma kavramları üzerinde önemle ve ısrarla durduğu görülür.

Çağdaşlaşma – bir genel tanım yapmak gerekirse – her bakımdan içinde bulunduğumuz zamanın gereklerini benimseme, o gereklere uyma, o gerekleri yerine getirme demektir. Bir diğer ifade ile toplum olarak  gerek  zihniyet  gerekse  kurumlar  açısından,  çağın  gerektirdiği  yaşam  tarzına geçme, geçebilme demektir. İleri ülkeler gösterdikleri siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerle  içinde bulundukları  çağın  uygarlığını  temsil  etmek  üzere  belli  bir  düzey  çizerler. İşte bu düzey “ çağdaş uygarlık düzeyi “ dir. Bir ülkenin, bir milletin çağdaş olup olmadığı,  yaşadığı zamanın uygarlık düzeyine yakınlığı, bu uygarlık alanına dâhil oluşu ile ölçülür. Atatürk’ün                      “ Memleketler muhaliftir;  fakat uygarlık birdir  ve  bir  milletin  ilerlemesi  için de bu yegane uygarlığa  iştirak etmesi  lazımdır  ” sözü, bu anlamda kullanılmıştır.

Atatürk, uygarlığı bir milletin devlet hayatında, fikir hayatında ve ekonomik hayatta gösterdiği ilerlemelerin bileşkesi olarak tarif ediyordu.  Bu anlamda bir uygarlık anlayışının, “ hars “ olarak ifade ettiği “ kültür ” le eşdeğer olduğunu, ondan ayrılamayacağını söylüyordu.  “ Milli kültürümüzü çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkaracağız “ sözünde milli kültür geniş anlamda kullanılıyor. Türk milletinin devlet hayatında, fikir hayatında ve ekonomik hayattaki gösterdiği seviye,  yani Türk milletinin uygarlığı kastediliyordu.

Atatürk’e göre “ Dünyada her milletin varlığı, kıymeti, hürriyet ve bağımsızlık hakkı, ancak gösterdiği ve göstereceği uygar eserlerle orantılıdır. Uygar eser vücuda getirmek kabiliyetinden mahrum milletler, hürriyet ve bağımsızlıklarından soyunmağa mahkûmdur.  O halde “ Uygarlık yolunda ilerlemek ve başarı kazanmak, var olmanın şartıdır ”

İşte bu gerçekçi düşüncelerin ışığında Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Türkiye’yi kalkındırmak, Türk milletini hakkı  olan uygar  düzeye ulaştırmak, Genç  Türkiye  Cumhuriyeti’nin “var  olma savaşı ” nda en hayati  konuyu teşkil ediyordu. Diğer taraftan büyük askeri zaferleri takiben Lozan’da bağımsızlığını onaylatan yeni Türk Devleti’ni bütün dünya, çağdaş nitelikleriyle görmek, çağdaş nitelikleriyle benimsemek istiyordu. Kendi içine kapanmış, çağın yeniliklerinden, uygarlığın nimetlerinden uzaklaşmış bir Türkiye, şüphesiz ki çağdaş dünya ölçüleri içinde hürmet  göremez, itibar kazanamazdı. Büyük önder bu gerçeği gördüğü içindir ki: “ Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün gayretimiz Türkiye’de çağdaş,  batılı bir  hükümet  kurmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir? “sözleriyle, çağdaşlaşma özlemini dile getiriyordu.

O halde ne yapılacaktı? Yapılacak iş  şu idi:  Çağdaş  milletler,  çağdaşlık  niteliğini  her  türlü dogmatik unsurdan sıyrılarak ancak bilim ve teknoloji kurallarını kendilerine rehber edinerek kazanmışlardı. O halde, Türk milletine de her alanda yol gösterecek, onu çağdaş uygarlık  seviyesine uluşturacak tek rehber, bilim ve teknik idi. Bilim ve teknik rehber alınmadıkça, onun kuralları ve yöntemleri  benimsenmedikçe  hiçbir  alanda ilerlemekten söz edilemezdi. Bu bakımdan ilim ve fennin  dışında rehber aramak, Atatürk’e göre gafletti, cehaletti, dalaletti. İşte Atatürk’ün çağdaşlaşma modeli  temelde bu esasa dayanır.

Büyük önder bu hususta düşüncelerini şöyle özetlemektedir. “ Gözlerimizi kapayıp yalnız yaşadığımızı farz edemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp cihan ile alakasız yaşayamayız. Bilakis ileri, uygar bir millet olarak uygarlık sahasının üzerinde yaşayacağız. Bu hayat, ancak ilim  ve  fen  ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur. “ İşte Atatürk’ün bize, çağdaşlaşmanın yolunu ve yöntemini gösteren ölmez sözleri…

Kurtuluş Savaşı’nı takiben, toplumumuzu ve sosyal bünyemizi tasvir eden bir tablo çizmek gerekirse, bunun pek de iç açıcı olmadığı görülür. Ama bütün bu güçlüklere rağmen, çağdaş bir toplum yaratmakta Atatürk’ün nasıl çırpındığı, nasıl olağanüstü bir gayret sarf ettiği hepimizin malumudur.

Atatürk çağdaşlaşma hareketini başlattığı, büyük inkılaplarına giriştiği zaman Türk toplumu – asırların ihmali olarak – batıdan çok gerideydi. 1925’lerde yaptığı bir konuşmada bunu, kendisi de söyler: “ Birbirimizi aldatmayalım! Uygar dünya çok ilerdedir. Buna yetişmek ve o uygarlık dairesine dahil olmak mecburiyetindeyiz! “ der. Gerçekten, o yıllarda batı uygarlığı ile aramızdaki mesafe büyüktü. Memleket baştan nihayete kadar bakımsız ve harabe idi.  Ulaşım imkanları, yol ve vasıta son derece kısıtlı idi. Özellikle  iktisadi  hayatımız  çağdaş  ölçülerden  çok uzaktı.  Ölüm kalım savaşından çıkmış, mali kapitülasyonları henüz üzerinden atmış bir memlekette ekonomi milli bir hamleye muhtaçtı.

Hukuk düzenimiz şeriat esaslarına, Mecelle ’ye dayanıyordu.  Oysaki günün gereklerine uygun laik bir hukuk düzeni getirmek, bu amaçla yeni kanunlar yapmak ve uygulamak gerekiyordu. Yine bu yıllarda eğitimimiz, kültür hayatımız esaslı bir inkılaba ihtiyaç gösteriyordu. Geniş kitle okuldan, eğitimden nasibini almamıştı. Okuma yazma bilenlerimiz yok denecek kadar azdı. Genç kuşakları asrın gereklerine göre yetiştirebilmek için ilmin ve teknolojinin ışığında laik ve milli bir eğitim sistemine ihtiyaç vardı.

Çağdaş Türk biliminin temellerini atacak olan üniversitemiz – o zamanki ismiyle Darülfünun – doğulu renginden kurtararak modernleştirmek, ona milli ve batılı üniversite niteliğini kazandırmak,  Türk inkılabı yönünden hayati önem taşıyordu.

Bir diğer sosyal problem, Türk kadını – asırlar süren bir ihmalin sonucu olarak –  toplum hayatının dışında bırakılmıştı. Kadın,  siyasi hakları şöyle dursun, sosyal ve hukuksal haklarından da mahrumdu. Oysaki uygarlık yolunda, yükselme adımlarının kadın ve erkek her iki cins tarafından beraber atılması:  beraber yol alınması  gerekiyordu.

İşte bütün bu eksikliklere, bütün bu güçlüklere rağmen Atatürk görmüş ve sezmiştir ki uygarlık savaşında her şeyden önce esas ve önemli olan,  çağdaşlaşmayı önleyici düzeni ortadan kaldırmak, yerine, insanca yaşamanın yollarını açan laik ve demokratik bir toplum düzeni kurmaktır. Bu ise zihniyet değişikliğini gerektirir. Bu bakımdan Atatürk devrinde Türk toplumunun çeşitli kurum  ve kuruluşlarında  yapılan her inkılap,  temelde,  düşüncelerde  yapılan  inkılaba  dayanmaktadır.  Atatürk inkılabı, aslında bir “ düşünce inkılabı”, bir “ zihniyet inkılabı ” dır. O zihniyet, her türlü hurafeden sıyrılarak çağdaş düşünceyi benimseme,  akılcı,  bilimci ve gerçekçi yoldan yürümektir.

Atatürk ilke ve inkılapları, Türk çağdaşlaşma hareketinin en önemli unsurunu, bir diğer ifade ile bu hamlenin itici gücünü oluşturmaktadır. Zira Atatürk ilke ve inkılapları, Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine en kısa zamanda ulaştırabilmek için aklın ve mantığın çizdiği yolları içermektedir.  Nitekim Atatürk de “ Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz  inkılapların  amacı,  Türkiye  Cumhuriyeti  halkını her bakımdan uygar bir toplum haline getirmektir. İnkılaplarımızın temel kuralı budur “ diyor. İşte bu amaçla Atatürk’ün önderliğinde yapılan inkılaplar, yeni Türk Devleti’nin çağdaş şekil almasını, Türk toplumunun her yönüyle  uygar  nitelik  kazanmasını  sağlamıştır.

Atatürk inkılapları, birbiri ile bağlantılı bir bütünlük gösterir. Bu bütün içinde tüm inkılapların kökü, bir  zihniyet  değişikliğine dayanmaktadır. O zihniyet, her türlü dogmadan kurtularak akılcı bir  yolu  gerektirmektedir.

Atatürk inkılaplarını, tarihimizde kendisinden evvel yapılmış inkılap hareketlerinden ayıran en önemli fark, bu inkılapların, laik bir temel üzerine oturtulmuş olmasıdır. Tanzimat’tan, hatta daha gerilerden  Atatürk  dönemine  kadar  uzanan yenileşme çabaları teokratik bir devlet ve toplum düzeni içinde düşünülüyor, bu düzenle bağlantılı olarak gerçekleştirilmeye çalışılıyordu.  Atatürk inkılapları ise kendisine ortam ve temel olarak, laik toplum düzenini ve düzenin gerekliliğini kabul etmekle yakın  tarihimiz  içinde  kendisinden  evvelki  inkılap  hareketlerinden  temelde  ayrılır.

Atatürk inkılaplarını kendisinden evvelki inkılap hareketlerinden ayıran diğer bir husus da bu inkılapların tam bir inançla, kesin kararlılıkla başlatılmış olmasıdır. Bu inanç ve kararlılık, bu yeniliklerin Türk milletinin çağdaşlaşma yolundaki ihtiyaç ve isteklerine en uygun şekilde cevap vermelerinden kaynaklanmaktadır. Atatürk inkılapları, bu nitelikleri sebebiyledir ki sosyal bünyemizde  kısa  zamanda  tamamen  kök  salmışlardır.

İşte akılcı çizgide bir seri ilkeler ve inkılaplar dizisi olan Atatürkçü çağdaşlaşma,  siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yönleriyle bir bütündür. Ancak bu bütünün en büyük özelliği çağdaşlaşma sürecinde milli niteliğini koruması, yenilikleri benimserken öz benliğini de korumasıdır. Atatürk’ün çağdaşlaşma,  bizim için  batıyı körü körüne  taklit,  körü körüne bir uyum değildir. Burada önemli olan husus,  gerek zihniyet gerekse kurumlar açısından Batılaşırken, milli hususiyeti kaybetmemek,  hatta daha yerinde bir ifade ile çağdaş yenilikleri milli bünye içinde eritmektir. Nitekim Atatürk’ün “Biz batı uygarlığını bir taklitçilik yapalım, diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya uygarlık seviyesi içinde benimsiyoruz.”  Sözleri, bu  anlamda  kullanılmıştır.

Bu bakımdan Atatürk önderliğinde başlatılan Türk çağdaşlaşma hareketi batı uygarlığına, batı teknolojisine dönüş yanında unutulmuş Türklüğe de bir dönüştü. Zira Türk milleti tarihin çok eski devirlerinde büyük uygarlıklar kurmasına, insanlığa büyük hizmetler yapmasına rağmen, son asırlarda bazı siyasi ve toplumsal etkenler, engeller sebebiyle – kendi kabahati olmaksızın – batıdan geride kalmıştı. Oysaki bir zamanlar Batı, Türklerden gerideydi. İşte Türk çağdaşlaşma atılımıyla Türk’ün uygarlık niteliği tekrar harekete getiriliyordu. Nitekim Atatürk, 10.yıl söylevinde “ Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük uygar vasfı ve büyük uygar kabiliyeti bundan sonraki gelişmesiyle geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır “ derken, Türk Çağdaşlaşma hareketinin bu milli yönünü bütün açıklığıyla  dile  getiriyordu. Buradan şu sonuca varıyoruz ki Atatürkçü Çağdaşlaşma akıl, mantık ve bilim çizgisinde belki her modelden esinlenmiş, ama asıl cevheri, asıl temeli kendi içinden çıkarmış,  asıl amacı  kendi  ihtiyaç  ve isteklerini  göz önüne  alarak  belirlemiştir.

Atatürkçü çağdaşlaşmanın özellikleri arasında  bir noktayı daha belirtmekte fayda vardır. O da şudur:  Atatürkçü çağdaşlaşmanın temelinde devlet  olarak  bağımsızlık, millet olarak  egemenlik, fert olarak hak hürriyetler söz konusudur. Ancak bu nitelikte ve bu ortam içinde bir çağdaşlaşma, insani açıdan değer ifade eder. Yoksa bağımsızlıktan ve egemenlikten yoksun mandater çağdaşlaşma,  insan hak ve hürriyetlerinden yoksun totaliter çağdaşlaşma, çağdaş bir ilerleme, çağdaş bir yaşam olamaz. Atatürkçü çağdaşlaşmanın en belirgin özelliği,  laik ve demokratik toplum düzeni içinde gelişmeye açık yönüdür.

Atatürk’ün çağdaşlaşma yöntemi, “ az zamanda çok ve büyük işler yapmak “ esasına dayanır. Atatürkçülükte zaman ölçüsü Büyük Önder ‘in ifadesiyle : “ Geçmiş asırların uyuşturucu zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket kavramına göre “ ayarlanmıştır. Bu bakımdan, çağdaşlaşma yolunda, atılan her adımı kısa ve noksan görmek, her an daha uzun ve daha esaslı adımlarda ileriye yürümek,  Atatürkçü çağdaşlaşmanın esasıdır. Hayatta en hakiki yol göstericinin ilim olduğunu kabul eden Atatürkçülük, akılcılığa ve bilime verdiği değer sebebiyledir ki çağdaşlaşma yolunda bugün gibi yarın da geçerliliğini koruyacaktır. Nitekim Büyük Önder: “ Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meş’ale müspet ilimdir” direktifiyle bize yolumuzu göstermiş bulunmaktadır.

KAYNAKLAR

·         Atatürk, Prof.Dr. Utkan Kocatürk

·         Osmanlı  İmparatorluğu ve Modern Türkiye ,  Stanford  Shaw

·         Modern Türkiye’nin  Doğuşu, Bernard  Lewis